bagımsızlıgın korunmasında dilin önemi

Dilin önemi


Öncelikle, Türk Kültürü denilince neleri anlıyoruz, kısaca bunlardan söz edelim. Türk Kültürü, Türklerin tarihi süreç içerisindeki toplumsal yapılarını, dini, iktisadi hayatlarını, edebi kültür, dil ve sanatlarını, düşünce ve ahlak özelliklerini içerisine alan geniş bir konudur. Bu kadar geniş bir konuyu tüm ayrıntılarıyla ele almak oldukça zor bir iştir. Bu sebeple, yazımızda Türk Kültürü’nün önemli bir unsuru olarak Türk Dili üzerinde durulacaktır. Türk Dili’nin tercih edilişinin bir diğer sebebi ise, dilin bir toplum için son derece önemli ve etkili bir araç olduğu gerçeğidir. Bize göre, dilini kaybetmiş bir millet, milli benliğini, değerlerini, özünü daha doğrusu her şeyini kaybetmiştir. Peki bir dil nasıl olur da kaybedilir? Bu sorunun cevabını vermek bizler için pek de zor bir durum değildir. Bugün, şehir merkezlerine gittiğimiz zaman, etrafımızdaki alış-veriş yerlerine, dükkanlara dikkatlice bakarsak, gördüğümüz tablo karşısında şunu söyleyebiliriz: Bir dil işte böyle kaybolur! Evet, ne yazık ki güzel Türkçemiz tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır: Yok olma tehlikesi! Bir dil, kullanılmazsa ortadan kalkar. Konuşulmayan, yazılmayan bir dilin devam etmesi, kuşaklar boyunca var olması söz konusu değildir.

Konuya, Türk Dili’nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu belirterek başladık. Buraya tekrar döneceğiz; ancak öncelikle dilin bir toplum için ne kadar önemli olduğuna değinelim. Dil, düşünmenin aracıdır. Düşünemeyen insanların fikir üretme gibi bir şansları yoktur. Dil ile düşünme arasındaki bu sıkı bağ, milli hissin oluşmasında da etkilidir. Milli bir his; ancak o milletin dili ile oluşturulabilir. Şöyle diyelim, İngilizce konuşup, fikirler ortaya koyarak bir Fransız milliyetçiliğinden söz edebilir misiniz? Tabiki bu gülünç bir durum olur. Demek ki dil, bir milletin milli duygularının oluşmasında, bu duyguların geniş kitlelere yayılmasında birinci derecede önemlidir. Her millet ancak kendine özgü bir dil ile milli hislerini kuvvetlendirip, yayabilir. Bu gerçeği gören büyük önderimiz ATATÜRK, Türk Dili’ne son derece önem vermiş, birçok yabancı kelimenin Türkçe karşılığını aramış, Türkçe’ye hak ettiği değeri göstermiştir. Bugün, matematikte kullandığımız birçok terim ATATÜRK’ ün bizzat kendisinin ortaya koyduğu Türkçe kelimelerdir (örneğin; artı,açı,üçgen). Bu konuda ATATÜRK ve ona destek verenlerin, yaptıkları tüm çalışmalar, hep bir düşüncenin ürünüdür: Milli bilinci canlandırmak. Milli bilinç, her şeyden önce dilin ayakta durması, gelişmesi, yabancı kelimelerden arındırılması ile mümkün olabilir. Tabiki böyle bir milli bilinç sahibi olunabilmesi için de ortada bir milletin bulunması gerekir. Atatürkçülükte, milletin tanımında dâhi “dil birliği” esastır. Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve toplumsal bir heyettir. Bu sebeple, tüm Atatürkçülerin ( tabiki gerçek Atatürkçülerin! ) Türkçe’ye önem vermeleri, bu konuya duyarlı olmaları gerekmektedir.

Tarih bize göstermiştir ki, milli kültürünü kaybeden milletler, daima “güçlü milli duygu”lara sahip olan milletlerin egemenliğine girmişlerdir. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, mademki dil, milli kültürün ve milli kültür de bağımsızlığın temeli, öyleyse bize düşen görev Türkçe’ye gereken önemi vermek, Türkçe konuşmaktan, Türkçe yazmaktan gurur duymaktır. Bugün, ABD ve Batılı ülkelere olan hayranlıkları ile İngilizce’ye duydukları özenti birçok insanı ve özellikle “sözde aydınlar”ımızı Türkçe konuşmaktan alıkoymuş, bu durumdan utanır hale getirmiştir. Böyle aşağılık duygusuna sahip insanların bir de büyük önderimizi ağızlarına almaları yok mu, işte bu durum işin en ilginç, en düşündürücü ve korkutucu tarafıdır. Bu zihniyete sahip kişilerin, kurtuluş savaşı sonrası ikinci bir kurtuluş savaşı başlatıp, ilk işi Türkçe’yi korumak, geliştirmek olan bu büyük insanı ağızlarına almaları akıl sır erdirilebilir bir durum değildir. Şöyle ki, bu eşsiz insan, dili, milli kurumların en başta geleni sayıyor, milli duygu, düşünce ve yönelişin, milli benlik ve şuurun milli dile bağlı olduğu üzerinde önemle duruyor, uzun vadeli düşünülürse milli bağımsızlığın ancak Türk dili varoldukça, dil bağımsız oldukça mümkün olacağı temelinden yürüyordu. Nasıl olabilir de, Batılılaşmak uğruna güzel Türkçe’den vazgeçilebilir. Böyle bir Batılılaşmayı ne Mustafa Kemal ATATÜRK kabul ederdi ne de günümüzde herhangi bir Türk vatanseveri kabul edebilir. Türkiye, eğer ki AB ya da benzeri bir takım örgütlerin içerisinde yer alacaksa, böyle bir durum ancak Türk Milli Kültürü’nün tam anlamıyla korunacağı bir ortamda gerçekleşmelidir ( Böyle bir durumu Batılı ülkeler ve ABD’nin asla kabul etmeyeceği açıktır. Ne acıdır ki bu devletlerin, Türk Kültürü’nü hatta Türkleri dünya üzerinde görmeye tahammülleri yoktur.)

Türk Dili’nin ne kadar önemli olduğunu kısaca anlattıktan sonra, yazının başında tekrar döneceğimizi belirttiğimiz konuya gelelim. “Türkçe’nin yok oluşu sorunu.” Evet, Türkçe yok olmaya yüz tutmuştur; gerek içte gerek dışta bu yok oluşa destek verilmekte, adeta seferberlik içine girilmektedir. Bu tehlikeli durum, kendisini en açık şekli ile sokaklarımızda, iş yerlerimizde göstermektedir. Bu yerlerin isimlerine bakıldığında, Türkçe bir kelime görmek neredeyse imkansızdır. Ayrıca, kendisini aydın sanan kişiler arasında da her geçen gün Türkçe’den kopuş söz konusudur. Ne kadar üzücü bir durum. Bunun için mi verildi onca mücadele? Şurası bilinmeli ki, bu topraklar, yalnızca İngilizlerden, Fransızlardan kurtarılmadı, aynı zamanda İngilizce’nin, Fransızca’nın egemenliğinden de kurtarıldı, bu uğurda savaşıldı. Tüm bunları görmezlikten gelerek, bir takım ülkelere yaranmak, özenmek ve bu doğrultuda hareket etmek cidden içler acısı bir durumdur.

Konumuzla ilgili olduğu için, “Eurovision Şarkı Yarışması”na değinmek istiyoruz. Bu yarışmadaki birinciliğimiz ve bir sonraki yarışmanın Türkiye’de yapılacak olması cidden bizleri gururlandırdı. Ancak, bu sevincimizin içerisine hüzün de karıştı. Birinciliği elde ettiğimiz parça ne yazık ki İngilizce. Peki, bu parça Türkçe olsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Hem de öyle iyi olurdu ki, kendimizi bize özgü değerlerden birisiyle ( Türkçe ) ifade etmiş olurduk.

Buraya kadar söylediklerimizden, Türkçe dışında herhangi bir dili bilmeyelim, öğrenmeyelim anlaşılmasın. Tabiki birçok dil öğrenip, kendimizi her alanda geliştirmek durumundayız. Bizim isteğimiz, Türkçe’nin konuşulduğu bir Türkiye olarak kalmaktır. Bu doğrultuda hareket etmeyen her kişiye, kuruma karşı ise mücadelemiz sürecektir. Bu mücadele, her şeyden önce tepki ile başlamalıdır. Örneğin; İngilizce eğitim yapan okullara sırf bu sebeple çocuklarımızı yollamayarak ya da ismi Türkçe olmayan yerlerden alış-veriş yapmayarak, yemek yemeyerek tepkimizi gösterebiliriz. Bizim düşüncemizde, Türk demek Türkçe demektir! Bu sebeple, ne uluslar arası yarışmalarda, toplantılarda ne de ülke içerisindeki etkinliklerde Türkçe’den asla vazgeçmeyeceğiz.

SONUÇ

Dil, milli kültürün ilerlemesi ve yayılmasında önemli bir araç olduğu gibi, milli duygunun gelişmesinde ve bağımsızlığın korunmasında da önemli bir etkendir. Bu sebeple, Atatürkçülükte, milli kültürün, bağımsızlığın, milli bütünlük ve toplumsal barışın korunması, sürdürülmesi için milleti oluşturan kişiler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı olmaması, sade, anlaşılır ve zengin olması gereklidir. Türk’üm diyen herkesin Türk Dili’ni bilmesi ve kullanması şarttır. Türkçe’nin en büyük koruyucusu, geliştiricisi eşsiz liderimiz ATATÜRK’ün dediği gibi “ Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Bu uğurda mücadeleye devam…

 

elagirl

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/4/2008 - Ziraat bankası hakkında hersey
Kategori: SosyaL biLgiLer

## TÜRKİYE CUMHURİYETİ ZİRAAT BANKASI  ##
1.anlatım

Türkiye Cumuriyeti Zıraat Bankası'nın temelini 1863'te tarımsal kredileri düzenleme girişimlerine başlayan Niş Valisi Midhat Paşa attı. Midhat Paşa'nın Rusçuk kasabasının Pirot köyünde kurduğu bir tür tarım kredi kooperatifi olan Memleket Sandığı uygulaması 1867'den sonra resmi nitelik kazandı ve yaygınlaştı.1883'ten sonra aşar vergisine yapılan %10 oranındaki "Menafi Hissesi" zammı sandıklara gelir olarak bağlandı. Böylece Menafi Sandıkları adını alan kurum 1888'de merkezi İstanbul'da bulunan,10 milyon Osmanlı lirası sermayeli Ziraat Bankası'na dönüştürüldü.1914'te bankanın yapısında ve çalışma ilkelerinde yapılan yeni düzenlemeler, 1916'da yasallaştı. Şube sayısı 1923'te hızla artarak, 316'yı bulan banka Cumhuriyet dönemine aktarılan en köklü ve yaygın mali kuruluş oldu. Cumhuriyet yönetimi 1924'te bir yasayla bankayı bir devlet kurumu olmaktan çıkarıp 30 milyon lira sermayeli bir anonim şirkete dönüştürdü; etkinliklerini tarım dışına da taşırarak her türlü bankacılık işleminde bulunma yetkisi tanıdı.1926'da bankanın adına Türkiye sözcüğünü eklendi. 1937'de çıkarılan Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunuyla kendi yasası dışında özel hukuk hükümlerine bağlı, tüzel kişiliği olan bir devlet kuruluşuna dönüştü.

2.Anlatım

## Ziraat Bankası ##

15 Ağustos 1888’de Menafi Sandıkları’nın yerine işlevlerini üstlenecek modern finans kuruluşu olarak Ziraat Bankası resmen kurulmuş, o tarihte faaliyette bulunan Menafi Sandıkları da Banka şubelerine dönüştürülerek faaliyete başlamıştır.

19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğunda, ticaret ve finansmanda batılı modellerin benimsenmesiyle birlikte, yabancı bankalar ülke toprakları içinde faaliyet göstermeye başlamıştı. O dönemlerde ülkede henüz, ulusal niteliğe sahip bir bankacılık sisteminin kurulması için yeterli sermaye birikimi oluşmamıştı ve bir kaynak yaratma aracı olarak milli bankaların varlığından söz edilemiyordu. Bundan en çok zarar gören kesim ise çalışan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan çiftçilerdi. Çünkü tamamen kendi kaderine terkedilmiş tarım kesiminde, geçim sıkıntısı içinde bulunan büyük bir çiftçi topluluğu başvurabilecekleri kurumsal bir finansal yapı olmadığı için, sürekli olarak özel şahıs kredilerine muhtaç durumdaydı.

Sözü edilen kredileri verenler, bu işi meslek edinmiş faizci kimselerin yanı sıra, tarım gereçlerini satan tüccar, toptancı, ihracatçı, komisyoncu, kabzımal ve köy bakkalı gibi çeşitli ticaret erbabı ve esnaflardı. Bu tür yüksek faizli özel şahıs kredilerine Tefeci veya Murabaha Kredileri denilmekteydi.

O sıralarda günde 1 para hesabıyla yıllık %900'lere varan bir faiz söz konusuydu. Dolayısıyla borçlarını ödemekte son derece zorlanan çiftçiler, ürünlerini daha hasattan önce bu kişilere satmak zorunda kalmaktaydı.(Selem Usulü)

Ezilen çiftçilerin dertlerine çare bulunabilmesi için devletin zirai kredi işine el atması düşüncesi dönemin gazetelerinde ve resmi ağızlarda yer bulmaya başlamıştı.

O dönemde Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Yugoslavya'nın Niş Kenti Valisi olan Mithat Paşa, çeşitli alanlarda başarılı çalışmalarda bulunmasının yanı sıra, çiftçilerin içinde bulundukları zor koşullara da yakından tanık olmuştur.Yaptığı araştırmalarla, bu alanda teşkilatlanmanın zorunlu olduğu ve çiftçilerin, tefecilerin elinden kurtarılması için devlet yardımının gerektiği, ancak bu yardımın halk hareketiyle desteklenmesinin önem taşıdığı sonucuna varmıştır. Böylece 1863 yılında, çiftçilerin oluşturduğu kaynakla, Mithat Paşa öncülüğünde, devlet eliyle ve devlet himayesinde kurulan ve adına "Memleket Sandıkları" denilen organizasyon Milli Bankacılığın ilk örneği olarak tarihe geçmiştir.

Mithat Paşa 1863 yılında Pirot Kasabası'nda kurduğu ilk Memleket Sandığını oluştururken Türk gelenekleri arasında zaten varolan ve karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan imece geleneğinden esinlenmiştir.

1867 yılında "Memleket Sandıkları Nizamnamesi" nin yürürlüğe girmesiyle Osmanlı Devleti'nin her yanında Sandıklar faaliyete başlamış ve uzun yıllar başarıyla hizmet vermiştir.

Ancak izleyen yıllarda sandıkların işleyişinde gözlenen bozulmalar Memleket Sandıkları'nın etkinliklerini azaltmıştır. Sandıkları merkezi yönetime bağlayarak olumsuzlukları giderebileceğini düşünen hükümet, 1883'te aynı amaçlar doğrultusunda "Menafi Sandıkları"nı kurmuştur. Menafi Sandıklarına geçilmesiyle, idare yeniden düzenlenmiş, kayıt ve muhasebe işleri çağdaş ve ilmi esaslara uygun olarak yürütülmeye başlanmış ve merkezi hükümetin doğrudan denetimine tabi tutulmuştur.

Bu yeni yapılanma, Sandıkların idaresine nispeten ciddi, bilimsel denetime açık bir işleyiş kazandırsa da tamamen yeni, çağdaş bir örgütlenmeye duyulan gereksinimin önünü alamamıştır.

Böylelikle, 15 Ağustos 1888'de Menafi Sandıkları'nın yerine işlevlerini üstlenecek modern finans kuruluşu olarak Ziraat Bankası resmen kurulmuş, o tarihte faaliyette bulunan Menafi Sandıkları da Banka şubelerine dönüştürülerek faaliyete başlamıştır. O güne kadar Menafi Sandıklarının mali kaynağını oluşturan menafi hisseleri Bankaya devredilmiş ve bundan sonraki hisseler de Bankanın sermayesine tahsis edilmiştir. Bu adımla birlikte, teşkilatlı tarımsal kredi tarihimizde yeni bir dönem başlamıştır.

Ziraat Bankası'nın ilk kuruluşundaki görevleri ise; Satılması mümkün olan gayrimenkul rehini ve kuvvetli kefalet karşılığında çiftçiye kredi kullandırmak, Faiz karşılığında tevdiat kabul etmek, Ziraat'e ilişkin sarraflık ve aracılık işleri yapmak olarak belirlenmiştir.

Bankamız Tarihinin Kilometre Taşları 1863 Mithat Paşa tarafından Pirot kasabasında bugünkü Ziraat Bankası'nın temelini oluşturan Memleket Sandıkları kuruldu (20 Kasım). 3-12 Ay vadeli ve kişi başına azami 20 liralık ilk tarımsal kredi uygulaması başladı. 1867 Memleket Sandıkları Nizamnamesi yürürlüğe girdi. Ülkemizde ilk kez teşkilatlı kredi sistemi mevzuatı oluştu. 1881 Edirne vilayetinde bir Ziraat Bankası kurulması için iki yabancıya hükümetçe izin verildi ancak sonuç başarısız oldu. Banka yabancı ortak konusunda ilk girişimde bulundu. 1883 Menafi Sandıkları Memleket Sandıklarının yerini aldı. Aşar Vergisine Menafi Hissesi Zammı yapılarak Sandıklara daimi ve istikrarlı bir mali kaynak yaratıldı. Sandıklar güçlü ve sürekli bir yapıya kavuşturuldu. 1888 Ziraat Bankası Nizamnamesi yürürlüğe girdi (28 Ağustos). Ziraat Bankası Umum Müdürlüğü faaliyete geçti (17 Eylül). Mikail PORTAKALYAN Banka Umum Müdürlüğü görevine getirildi. İlk defa faiz karşılığı mevduat kabul edildi. Nominal sermayesi 10 milyon TL olan Ziraat Bankası hükümetin himayesinde ve Ticaret ve Nafia Nezareti'nin kontrolü altında bir Devlet Müessesesi oldu. 1892 Bankanın teftiş hizmetlerini kendi müfettişleri görmeye başladı. Hazineye ilk kredi verildi. Banka faaliyetleri daha etkin bir şekilde denetlenmeye başlandı. 1916 Ziraat Bankası Kanunu çıkarıldı (23 Mart). Emil Kautz Genel Müdürlük görevine getirildi. Tarımsal işletmelere kredi, tahvil ve kefalet karşılığı avans kullandırılmaya başlandı. İlk devlet tahvili satışı yapıldı. Bugünkü Mevduat Sertifikası benzeri "Tevdiatı Nakdiye Senetleri" çıkarıldı. Zirai alacaklarda ilk toplu erteleme yapıldı. İlk tohumluk kredisi verildi. 1919 İzmir'i işgal eden Yunanlılar burada ayrı bir Ziraat Bankası İdare Merkezi oluşturarak, işgalleri altına giren şube ve sandıkları bu merkeze bağladılar. Kurtuluş Savaşı sırasında oluşturulan Kuvayı Milliye müfrezelerinin giderlerinin karşılanabilmesi için Ziraat Bankası sandıklarından para alınıp askerlere teçhizat sağlandı. İşgal, Banka bünyesini olumsuz şekilde etkiledi. 1920 Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla birlikte, TBMM'nin nüfuzu altındaki topraklarda bulunan şube ve sandıkların idaresi görevi Ziraat Bankası Ankara Şubesi'ne verildi (23 Nisan). Böylece Ziraat Bankası Milli Mücadele'de yerini aldı. 23.06.1920'de Ahmet Kemal ILGAZ, Genel Müdürlük görevine getirildi. 06.12.1920'de Hüseyin Avni ŞUŞUD, Genel Müdürlük görevine getirildi. 1922 İzmir teşkilatı Ankara'ya tabi oldu (9 Eylül). İstanbul teşkilatı Ankara'ya tabi oldu. Milli Mücadele'nin kazanılması ile Banka tekrar bütünlüğüne kavuştu (23 Ekim). 1923 Abdülkadir Zeki GÜÇLÜ, Genel Müdürlük görevine getirildi. 13.10.1923'te Emil KAUTZ, Genel Müdürlük görevine getirildi. İlk tahsil senedi çıkarıldı.

1924 Ziraat Bankası'nı, kaynaklarını günlük ihtiyaçlara harcayan hükümetlerin siyasi etkisinden kurtarmak, gerçek sahipleri olan çiftçilerin eline ve yönetimine teslim etmek ve tarımsal kredilerle sınırlanmış olan faaliyetlerini genişletmek amacıyla, TBMM'de 444 sayılı Bütçe Kanunu kabul edildi (19 Mart). Banka organları Umumi Heyet, Umumi Heyet Müfettişleri, İdare Meclisi ve Umum Müdürlük biçiminde oluşturuldu. Prof. Leon MORF, Genel Müdürlük görevine getirildi. Bütçe Kanunu ile Ziraat Bankası bir devlet müessesesi olmaktan çıkarıldı ve Anonim Şirket haline geldi. 1938 Umumi Heyet'in yetkilerini genişletmek üzere "Sermayesinin Tamamı Devlet Tarafından Verilmek Suretiyle Kurulan İktisadi Teşekküllerin Teşkilatıyla İdare ve Murakebeleri Hakkında Kanun" kabul edildi. 3202 sayılı Kanun'da yer alan Murakıplar Heyeti 3460 sayılı Kanun'la kaldırılarak, bu görev Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Umumi Murakebe Heyeti'ne verildi. Nusret M. MERAY, Genel Müdürlük görevine getirildi. Banka, bugünkü adıyla Yüksek Denetleme Kurulu tarafından denetlenmeye başlandı.

1945 3202 sayılı Kanun'da hazırlanacağı belirtilen ve 198 maddeden oluşanTürkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası (TCZB ) Tüzüğü tamamlanarak yürürlüğe girdi. TCZB Tüzüğü, Genel Müdürlük birimlerinde büyük çapta bir yeniden yapılanmayı gündeme getirdi.

1964 "Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun" ile "Umumi Heyet", TBMM Genel Kurulu ve onun adına hareket eden "Kamu İktisadi Teşebbüsleri Karma Komisyonu" oluştu. Umumi Murakebe Heyetinin görevini Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu üstlendi. 1975 Hamburg Temsilciliği açıldı. Kıbrıs'ta Lefkoşe, Gazi Magosa ve Güzelyurt Şubeleri açıldı.

1977 Alınan yeni bir Yönetim Kurulu Kararıyla, "Yurt düzeyinde yaygın Ziraat Bankası teşkilatının verimli ve etkili bir yönetime kavuşması için gereken tedbirleri almak, faaliyetlerini yakından izlemek ve Genel Müdürlük'te oluşan kararların şubelerce tam ve doğru olarak uygulanmasını sağlamak amacıyla" Ege (İzmir), Marmara (İstanbul), İç Anadolu (Ankara), Doğu Anadolu (Erzurum), ve Güneydoğu Anadolu (Diyarbakır) Bölge Müdürlükleri kuruldu. Artan şube sayısının bir gereği olarak merkezi yönetimden, yerinden yönetime geçilmeye başlandı. 1981 Rahmi ÖNEN, Genel Müdürlük görevine getirildi. Bankamız tarihini sergilemek amacıyla Genel Müdürlük Şeref Salonu'nda Ziraat Bankası Müzesi açıldı. Bu müze Türkiye'nin ilk banka müzesi olma özelliği taşımaktadır.

1983 New York temsilciliği şubeye dönüştürüldü. Duisburg, Berlin, Münih, Stuttgart ve Rotterdam Temsilcilikleri açıldı.

1986 Gelişen teknolojiyi bankacılık hizmetlerine uyarlamak ve daha hızlı, kaliteli ve verimli hizmetler sunabilmek amacıyla Ankara ve İstanbul'da 7 şubede "Bank 86" adı altında geliştirilen proje kapsamında otomasyon ortamına geçildi. Antalya ve Mersin Serbest Bölge Şubeleri kuruldu. 1988 Güneydoğu Anadolu Projesi Kredileri (GAP) Müdürlüğü kuruldu. Ş.Coşkun ULUSOY, Genel Müdürlük görevine getirildi. GAP bölgesi üreticilerine, bölgenin özelliklerine uygun kredi desteği verilmeye başlandı. Euromoney Dergisinin, " Özkaynak Büyüklüğüne Göre İlk 500 Banka" sıralamasında Ziraat Bankası 452. oldu. Tarımı desteklemede ilk kez bir bölge tek başına ele alınarak yeni bir anlayışın temelleri atıldı.

1989 Bankanın ihtiyaç duyduğu nitelikli personelin yetiştirilmesi amacıyla Bankacılık Okulu öğretime açıldı. Bankers Trust International Ltd. liderliğindeki diğer katılımcı bankalar aracılığıyla Hazine garantisi olmaksızın 140 milyon $'lık Temmuz 2001 vadeli, değişken faizli tahvil ihracı gerçekleştirildi. Bankamızda ilk Yatırım Fonu (Fon I) kuruldu. Ziraat Altın adı altında altın satışına başlandı. İlk tüketici kredisi verildi. İlk kredi kartı verildi. Bingöl-Muş Kırsal Kalkınma Projesi başlatıldı.

1990 Ankara, İstanbul ve İzmir Bölgesi Dış Muameleler Şubelerimizin Genel Müdürlüğümüz üzerinden "Remote Work Station" olarak SWIFT -1 Sistemine bağlanması sağlandı. Özel Tarımsal Krediler, Bireysel Bankacılık ve Bankacılık Kartları Müdürlükleri kuruldu. "Self Servis Bankacılık" uygulaması başlatıldı. ATM'lerin yanında, Türkiye'de ilk kez hizmete sunulan Yabancı Para Bozma Makinaları, Self Servis Danışma Terminalleri ve Sesli Mesaj Sistemleri ile bu proje, ülkenin ilk "İnsansız Elektronik Şube" mantığında çalışan ve 24 saat hizmet verme amacına yönelik bir atılım oldu. Tahvil-Bono alım satımına başlandı. Hisse Senedi alım satım işlemlerine başlandı. Zirai kredi müşterileri müşterek borçlu ve kefillerin mağduriyetinin önlenmesi amacıyla Başak Sigorta ile imzalanan protokol çerçevesinde sigortalanmaya başlandı. Fon II, III ve IV kuruldu. İthal Süt Hayvancılığı Projesi başlatıldı. Banka SWIFT'e geçerek dış işlemlerde de etkin olma isteğini ortaya koydu, ayrıca yeni ürünlerle her kesime hitap etmeyi amaçladı.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !